“Euro 2008 başladı, futbol gündemimizi işgal etti” şeklinde klasik bir cümle ile söze başlamak pek doğru olmaz herhalde. Zira futbol ne zaman gündemimizden düşüyor ki? Bu nedenle bu sözde doğru olan, herhalde Euro 2008′in başlamış olmasıdır. Biz de Avrupa’da esen bu futbol rüzgârından yararlanarak, beyazperdenin futbol filmlerini hatırlayacağız. Maç başladı!

Futbol ve sinema ilişkisi denince insanların aklına gelecek ilk film belki de Zafere Kaçış‘tır. Bunun dışında akla çok fazla film gelmiyor ilk anda. Gerçi; son zamanlarda yapılmış olan Bend It Like Beckham (Hayatımın Çalımı Beckham) ve Goal (Gol) gibi içerikte hafif gösterişte pahalı filmler çekiliyor. İranlı yönetmen Jafar Panahi imzalı gözden kaçmış ama bir yığın ortalamanın altında futbol filminin arasında parlayan Ofsayt gibi iyi filmler de var. Ülkemizde Dar Alanda Kısa Paslaşmalar gibi güzel bir örnek de halen akıllardaki yerini koruyor. Bunun yanı sıra ilgi çekici bir yapım olan ve özellikle çarpıcı son sahnesiyle hafızalara kazınan 1985 yapımı “Ya ya ya şa şa şa” gibi bir filmi de bu listeye eklemek gerekiyor.
 
Aslında derdim “şu film iyi bu film kötü, bir de şöyle bir filmimiz var” şeklinde bir değerlendirme yapmak değil. Genel anlamda bir değerlendirme yapıp, zaman zaman bazı örneklere başvurmak daha doğru… Aklımda olan, yazmam gereken bir gerçek var ki onu kullanmadan bu yazıyı bitirmeyi düşünemezdim. Hemen yazayım da eksik kalmasın: “Gerçekten başarılı bir futbol filmi çekmek son derece zor!”
 
Bu aslında gayet anlaşılabilir ve tahmin edilebilir bir gerçek. Önemli olan bu gerçeği kabul ederek değerlendirme yapmak. Aslında futbol öyle bir spor ki bazen gerçekten unutulmaz maçlara sahne oluyor. Kameralara yansıyan görüntüler öylesine sinematografik görüntülere sahne oluyor ki birçok futbol filminden daha çarpıcı, ham halleriyle daha çok şey anlatıyor gibi gözüküyor. Bir de şöyle bir gerçek var. Futbol basit bir spor, herkes bu spordan az çok anlıyor. Fikir beyan ediyor. Fanatikleri, düşkünleri, bağımlıları olan bir sporu farklı bir platformda anlatırken ortaya çıkan işin beğenilmesinin zor olduğunu da kabul etmek gerekiyor.
 
Tribünde heyecan yaşayan taraftarlar hissettiklerinin başkaları tarafından yorumlanmasını kolay kolay kabullenemiyorlar. Beğenmemek için çokça sebepleri var. Kaldı ki dünyada futbol naklen yayınları bu kadar yaygınken ve futbolcular ikon olarak algılanmışken bu endüstriyi sinemada gerçeğe mümkün olduğunca yakın olarak yansıtmaya çalışmak ne kadar çabalarsanız çabalayın zordur. Bu filmleri zaten futbol meraklıları izler. Ve futbolda heyecan beklentisindeki bir izleyici, sinemada futbolla alakalı bir film izlemeye ikna olmuşsa, ne yaparsanız yapın o heyecana benzer bir atmosfer bekler filmden. Bu yüzdendir ki futbol üzerine yapılan belgeseller kurmaca filmlerden daha çarpıcı olmuştur.
 
Son dünya kupasında İtalyan savunma oyuncusu Materazzi ile yaşadığı gerilim sonrası rakibine kafa atan Zinedine Zidane ile ilgili belgesel Zidane: Bir 21.Yüzyıl Portesi bir futbol meraklısı için enteresan bir deneyimdir mesela. Yıldız futbolcuyu 90 dakika boyunca birçok kameranın takibiyle yapılmış bu film her ne kadar bazı futbolseverler için bile hazmedilmesi zor bir yapım olsa da, sahadaki genel kamera açısıyla 22 futbolcudan biri olarak gördüğümüz futbolculardan birine odaklanmış olması nedeniyle futbolcu psikolojisi ve müsabaka atmosferi açısından inanılmaz bir deneyim yaşatır bizlere.
 
Aslında Zidane’ın profesyonel futbol yaşamının son maçı olan 2006 Dünya Kupası final maçında yaşadıkları bile kendi başına bir film gibidir. Muhteşem bir kariyer Dünya Kupası finali ile taçlandırılarak nihayetleniyor. Zidane bu maçta bir gol atıyor, takımını sahada başarıyla organize ediyor, her şey bir final maçına uygun ilerliyorken bir anda rakibin kışkırtmasıyla sert bir tepkide bulunuyor ve rakibine kafa atarak kırmızı kartı görüyor. Zidane’ın oyundan çıkarken kupanın yanından geçerek uzaklaştığı ve soyunma odasına gittiği an herhalde pek çok futbol filminde yaratılamayacak derecede doğal ve çarpıcı bir andır.  
 
Bir çuval adı anılmayacak film yapılmış olsa da futbol konusunda hatırı sayılır yönetmenler enteresan çalışmalara imza atma cesaretini de gösterebiliyorlar. Örneğin Emir Kusturica gelmiş geçmiş en büyük futbol ilahı olan Diego Armando Maradona ile ilgili bir belgesel çekti. Maradona by Kusturica adlı bu yapım ülkemizde gösterilir mi bilinmez ama aynı hamura sahip bu iki ismin buluşmasından ortaya çıkan bir filmin, futbol sinema birlikteliğine hatırı sayılır güzellikte bir örnek kazandıracağından eminim.
 
Ülkemize baktığımızda, kulüplerin kendi kimliklerine ve taraftarlarına yönelik yaptığı belgeseller mevcut. Bunları dışarıda bıraktığımızda Galatasaray futbol takımının 2002-2003 sezonundaki serüveni boyunca çekilmiş olup aslında bir takım özelinden diğer tüm takımlara mal edilebilecek, kulüpten çok futbola ve futbolcuya odaklanmış Eski Açık Sarı Desene isimli sanatçı belgeselini de bu kategoriye koyabiliriz.
Zoltan Fabri’nin Cehennemde İki Devre ve John Huston‘ın Zafere Kaçış filmleri her türlü değerlendirmede klasik yapımlar olarak baş köşeye oturur şüphesiz. Zaten bu filmler yansıtmanın pek zor olduğu futbol heyecanını fazlasıyla yaşatması bakımından da bu kadar unutulmazdır. Bu unutulmazlık aslında bir futbol filminin gütmesi gereken başlıca kaygının heyecan yaratmak olduğunu kanıtlıyor.
Öte yandan begesellerde seçilen figürler de çok önemli. Maradona ve Zidane bu açıdan güçlü birer malzeme. Bu iki 10 numara, futbol kimliklerinden ayrı olarak sosyal kimlikleriyle de farklılaşan isimler. İkisi de zorlu yaşam şartlarından gelmiş, alt kültürden yetişmiş olmaları nedeniyle hırçınlıklarını ve uçlarda seyreden yaşamlarını futbol stillerine yansıtmış figürler.
 
Gerçi Zidane hiçbir zaman Maradona gibi hiperaktif, farklı alemlere dalmış bir zevk düşkünü olmadı ama Cezayir asıllı göçmen bir ailenin çocuğuydu ve Marsilya’da bunun zorluklarını yaşayarak büyüdü. Bu şekilde büyüdüğü bir ülkede ilah oldu. Ve köklerindeki o kimliğe yönelik yapılan bir hakareti muazzam kariyerine nokta koyacak final müsabakasını bile dikkate almadan kendince cezalandırdı. Bu Zidane’ın etnik kökenine, varlığına o muazzam kariyerinden daha hassas yaklaştığını kanıtlıyor.
Aldığımız haberlere göre, şimdi bu iki isme bir unutulmaz isim daha ekleniyor… Eric Cantona… Manchester United’ın unutulmaz Fransız’ı… Yakalarını kaldırmadan sahaya çıkmayışıyla, kendisine küfreden taraftara oyundan çıkarken salladığı tekmeyle ve bir futbolcuda az rastlanan felsefi yaklaşımlarıyla akıllardan çıkmadı. Kendisine ait “oyunu güzel kılan prestir” cümlesi bile aslında tüm yaşantısını özetleyen bir cümle… Sinema filmlerinde de oyuncu olarak görev alan Cantona gibi bir asi figürün inceleneceği filmi de merakla beklemek normaldir elbette.
Ve top şimdi Ken Loach‘da!
 
Zafer İlbars
Cts
5
Tem
00:04

 

 

 

Rus yönetmen Bekmambetov’un son projesi Wanted’ta, McAvoy babasının kiralık katil olduğunu öğrenen ve onun izinden gitmeye karar veren heyecanlı bir genç olan Wes’i, Jolie ve Freeman ise oğlana mesleğin inceliklerini öğretecek olan Fox ve Sloan adlı deneyimli katilleri canlandırıyor.

Hayatında oldukça başarısız olan ve bu döngüyü kırmak isteyen Wes, Fox’u tanıdığı günden itibaren bakış açısını değiştirerek benliğinin içinde sinsi sinsi dolaşan kızgın ve öfkeli kurdu serbest bırakır. Eğitimli bir suikastçı olmaksa elbette kolay değildir.

Mark Millar’ın grafik romanından uyarlanan filmin, romandan oldukça farklı olduğu söyleniyor. Wanted’ın bir özelliği de, büyük ilgi toplayan Red One digital kameranın kullanıldığı ilk film olması.

Cts
5
Tem
00:01

Kahramanlar vardır…super kahramanlar vardır…ve bir de Hancock vardır. Büyük güçle birlikte büyük sorumluluklar da gelir – bunu herkes bilir- tabi Hancock dışında herkes.

Sinirli, uyuşmaz, alaycı ve yanlış anlaşılan Hancock.

İyi niyetli kahramanlar işlerini yapıp sayısız insanı kurtarabilirler, ama her zaman arkalarında insanı hayrete düşürecek kadar hasar bırakırlar. Halk artık bu durumdan usanmıştır. Yerel kahramanlarına minnettar olmakla birlike, Los Angeles’in iyi vatandaşları bu adamı haketmek için ne yaptıklarını merak ederler.

Hancock aslında başkalarının ne düşündüğünü umursayan birisi değildir. Halkla İlişkiler Uzmanı Ray Embrey’in hayatını kurtardıktan sonra alaycı super kahramanımız kendisinin de zayıf bir tarafının olabileceğini farketmeye başlar.Hancock’un bugüne kadar karşılatığı en büyük sorun bu yönüyle yüzleşmek olacaktır. Ayrıca, bu da Ray’in karısı Mary’nin onun işe yaramazın teki olduğu konusundaki ısrarını kırmak için bir fırsattır.